By

Zaman-Mekan Ve Tasarım

 

Zamanı işaret eden; saat: 12 – bugün Pazar  – 2015 yılı gibi göstergeler “zaman nedir?” sorusuna yanıt vermese de zamanın mekân üzerinde bıraktığı izleri ölçmemize yardımcı olabilir.

“Zaman-Mekân”ı ister insan zihninin zorunlu bir tasarımı, ister Bin-Bang’in bir sonucu olarak tanımlayalım dünyasal bir “gerçeklik” olarak 2015 yılına girmiş bulunuyoruz.

D. Harvey’in iktisatta; kapitalizmin yarattığı bir deformasyon olarak mekânın zaman aracılığıyla yok edilmesi, F. Jamerson’un kültürde; sürekli değişimde olma güdüsüne zorlanmaktan kaynaklı  “zaman-mekân sıkışması”  olarak tanımladıkları “tasarımsal bir derinliğin” yine içindeyiz.

“Her şey yepyeni. Yılın pırıl pırıl başındayız. Geçen yıl başaramadığımız ama bu yıl kesin başaracağımız heyecan dolu pek çok şey var. 2015 yılı neden bizim yılımız olmasın! İnsan azminin neleri başarabildiğine dair yüzlerce örnek bulunmakta. Gerekli olan yalnızca hedefe odaklanmak, azim, çaba, pes etmeme ve gerçek bir değişim…”

Yaşadığımız çağın en büyük ızdırabı, kapitalizmi eleştirip onun “tasarımsal derinliğinin” dışında kalamamak sanırım. Sürekli değişim ve bedeli “şizofrenik hafıza” olan hızın dışında kalmak bizi kentsel “işte bu insanlar başardılar!” isimli show sahasının dışına atarken, sahanın içinde olmak varlığımızın tüm hücrelerine kadar yorgunluk olarak işliyor ve kendi tadımızı alacak vakit bırakmıyor bize.

Garip bir durum; bir taraftan tüm çabalamalarımız varlığımızdan tat almak için fakat bu çaba o kadar yorucu ki tat alacak halimiz kalmıyor.

eke

(Salvador Dali – The Persistence of Memory)

İster David Harvey’in zaman-mekan sıkışması örneğinde “1500 lerde at arabalarıyla yolculuk hızı saatte 16 km iken 1960’larda jet uçaklarla saatte 1100 km’ye ulaştı” grubuna dâhil olacak kadar paramız olsun, ister Harvey’e eleştirel yaklaşan Cindy Katz’in “insanların işlerine gidip gelirken yolda geçirdiği zaman uzamıştır, bu durumda zaman-mekan sıkışmasından ziyade zaman mekan yayılması söz konusudur” grubuna dâhil olan yaygın gruptan olalım değişen pek bir şey olduğu söyleyemeyiz.

Çağımız insanının neredeyse tamamını kucaklayan “insanın alkışlanan insan olma zorundalığı ile sıkıştırılması” varlığımızın tadına varmamızın yegâne engeli. Alkışlanan devrimci, alkışlanan gazeteci, alkışlanan yazar, sanatçı, memur, işçi, öğrenci, bankacı, anne, baba, eş, kapitalist, liberal, muhafazakar hiç fark etmez… son derece yorucu.

“Geçen sene bazı şeyleri başardım, bazı şeyleri başaramadım. Bu senenin geçen seneden daha güzel geçmesi için çabalayacağım”.

Zamanı mekân üzerinde bıraktığı izlerden kısmen algılayabiliriz. İnsan varlığının bir mekânı olan insan bedeninde zaman yaşlanma olarak beden içinde ve dışında bir iz bırakır şüphesiz. Fakat “başardıM” “başaramadıM” “çabalayacağıM” zaman işaretlerinin “M” takısı olan “ben” dün-yarın ve onların bellek taşıyıcısı olan bugün’ün içinde sabit bir kimlik olarak durmaya devam ediyor.

İçinde bulunduğumuz sistem anlam varlığı olarak insanı merkeze alana kadar  “zaman-mekân sıkışması” nın içinde kalmaya devam edeceğiz. Yapabileceğimiz şey tasarımsal değişmeye endekslenmiş şizofrenik kent sahasından kendi yuvamıza (tasarımsız ben) ara ara çekilip bulunduğumuz durumdaki kendimizi bir annenin çocuğunu sevmesi gibi sevip, dinlendirmek olabilir.

En azından şöyle düşünebiliriz; “kimse benim yerime doğmadığına ve kimse benim yerime ölmeyeceğine göre ben belli ki herkes kadar biricik var oldum. Yalnızca bunu arada bir kutlamak gerekir.”

İyi seneler.