By

Ropdöşambır’lı hipergerçek siyaset

“Ropdöşambır, bornoz ve pijama arasında kalmak” insanı hezimete uğratan mühim bir gerilimdir. Sorun, hepsine bir arada sahip olma arzusundan ziyade hangisinin nasıl giyileceğine dair insani dengeyi sarsan müthiş çıkmazda yatar.

(“Evrensel insan” tanımını tamamen konu dışı bırakarak) Ne köylü ne kentli, ne batılı ne doğulu olamamanın verdiği belirsizlikle –ki buna anlam yitimi/anomi dememizde bir sakınca yok–, literatüre “kasaba gerilimi” olarak girebilecek bu durumun kendini gösterebildiği vakalara bir örnek olarak:

“Tarihsel olguların, sanat yapıtlarının, bilimsel buluş ve felsefi düşüncelerin birbirleriyle etkileşimlerinden oluşan ve bu etkileşimin insanın tarihe, sanata, bilime ve felsefeye bakışını değiştirmesiyle biçimlenen bir ilişkiler ağı”(1) nın sonucu olan “medeniyet” üzerine bir diyalog:

-Orman isteyen gitsin ormanda yaşasın. Yol Medeniyettir!

-O zaman sen de git çölde yaşa!

-Biz hiçbir yere gitmiyoruz. Çöl nedir biliyor musunuz sevgili kardeşlerim? Çöl sadece coğrafi bir terim değildir. Suyu, yeşili olmayan kurak toprak değildir. Çöl vicdanı olmayan bir ruhtur; çöl, terazisi şaşmış zihindir.

“Çöl, vicdanı olmayan ruh.” Arabik Toki simgeselliğe kör sağır olup etrafını plaza gecekondularla kuşatsa da Kâbe, İslam Tasavvufuna göre çölün ortasında “bir şey söylemek istiyorum ey kulağı sağır, gözü görmez tarih dışı kavim” der gibi durmaktadır. Musa kavmini 40 yıl çölde gezdirmiş, Mecnun çölde Mecnun olmuştur. Doğu için, “la mekân, la zaman” deneyiminin yaşandığı bir mahaldir çöl.

(İkili birlik olan Tevhidi tamamen konu dışı bırakarak) Yol, medeniyete – çöl, vicdansız bir ruha dönüşünce hem batının hem doğunun ne demek istediğini duymamış ve ne batının ne doğunun dilini doğru söylemiş oluyoruz ne yazık ki. Durumumuz, pijama üzerine bornoz, bornoz üzerine robdöşambr giyip “objektife sempatik resimler vermem lazım” geriliminden öteye gitmiyor.

Kant’a ait bir tespittir: “Ben kendimi olduğum gibi değil, kendime göründüğüm gibi bilebilirim.”

Kant sonrası dönemin (kavramsal olarak henüz bir tanıma ulaşmamış ve bu sebeple de aşılamayan, içinde bulunduğumuz post-modern dönem) sıkça kullandığı bir kelime vardır:  Taklit/Simulacra(Simulacra: insan dışındaki varlıkların taklitle temsili).

Fransız Filozof Baudrillard Simulacra’ya gönderme yaparak:“Postmodern topluma imajlar ağı egemendir ve bunlar insan ve toplum yaşamı ile ilgili taklitler olup gerçeği yansıtmazlar” der.   Tam bu noktada filozof  “hiperrealite”den bahseder.

Hiperrealite; fotogerçekçilik, süperrealizm, hiperrealizm, hipergerçekçilik isimleri ile karşımıza çıkar. Baudrillard’a göre; “artık insanlar gerçeğe bakarak modeli değil, kendilerine sunulan modele bakarak kurgusal gerçeği belirlemektedirler.”

Simulacra Evreni oluşturmanın temel aracı, söylemin medya aracılığı ile aktarılmasıdır. Prof. Gencay Şaylan’dan konuya ilişkin bir örnekte Körfez Savaşı ile Vietnam Savaşı karşılaştırılır:  “Vietnam Savaşı’nın Amerika’nın yenilgisiyle sonuçlanmasında en etkili husus medyadır. Çünkü medya, Amerikan yurttaşlarını vicdanen rahatsız eden görüntüleri olduğu gibi sergilemiştir. Körfez Savaşı’nda aynı şey söz konusu olamamıştır. Medya uygun gördüğü bir Simulacra ağı içinde görüntüler sunmuş ve Amerikalılar vicdanen rahatsız olmamışlardır.”

Sayın Başbakanın son grup toplantısını TV’den izlerken aklımda kalan kelimeler kolajı: “17 Aralık komplosu. Demokrasimize yönelik en büyük, en ağır ve en ahlâksız darbe girişimi. Yargı ve emniyet içindeki bir örgüt. Türkiye’nin küresel ölçekteki projeleri. Türkiye’nin enerji politikaları. Faiz Lobisi. Durmadan Avrupa Birliği’nden bize bazı sesler-sözler geliyor. Örgütün üst yöneticilerini samimi, inançlı, hizmet, kardeşle ayrı tutmalı. Ben neye üzülüyorum biliyor musunuz bir İstanbul çocuğu olarak. 30 Mart sandık. Çok yoğun bir dezenformasyon. Tam bir algı operasyonu. Haşhaşiler denilen gözü dönmüş bir gizli örgüt.”

AKP tabanında okutulan romanların birinde mühim bir şahsiyet bir rüya görür. Romanda rüya Başbakana anlatılır. Görülen bu rüya üzerine 3000 yıldır saklı kalan buğday tohumları bulunur. Dünyadaki tüm dengeleri değiştirecek olan bu tohumlar Başbakana tam bir matrix kurgusunda ulaştırılır. Tohumlar, Rockefeller, Rothschild, Tapınak, İlluminati artık imkânlar dâhilinde ne kadar gizli yapılanma varsa hepsinin peşinde olduğu gizli bir emanettir. Emaneti Allah insanları kurtarmak için kulları aracılığı ile binlerce yıldır gizliyordur. Başbakanın 3000 yıldır insanlığın peşinde olduğu bu tohumları bulması Türkiye’yi bugün yaşadığımız sayılarını artık aklımızda tutmaya mecalimizin kalmadığı gizli örgütlerin saldırısı ile karşı karşıya bırakmıştır.

Yatay-Çapraz Derinlik, Rockefeller, Rock and Roll, Rothschild, Tapınak, Karper Peynir, İlluminati, Revanili Haşhaşili Çörek… Tablo bu.

Trollere gelmeye, Simulacra Evrenine biraz ara verip iki soru soralım:

1-Yolsuzluk iddiaları yalan ve 17 Aralık bir operasyon ise neden yolsuzlukta adı geçen 4 Bakanın istifaları önce bekletildi, sonra kabul edildi?

2-Emniyet mensupları madem milli iradeye bir “operasyon” yapıyor, bu şahısların değiştirilmiş görev yerlerinde yine bir darbe yapmayacağı ne malum? Neden bu emniyet mensuplarının tamamı görevden alınmıyor ve bu şahıslara soruşturma açılmıyor?

Bu sorulara cevap alınamaz ise Rockefeller da artık durumu kurtaramaz “We will rock you!

Bilginize.

Alıntılar: (1) Hampson/ (2) Baudrillard