By

Paradigma Sıçraması

 

“Tarih, tekerrürden ibarettir” cümlesinin yeryüzünün en eski cümlelerinden olma ihtimali oldukça yüksek.

Zamanı, geçmişin fasit dairesinden çıkmadan yaşayan insanlar için tarih yalnızca bir tekrar; gök kubbenin altında hiçbir şey yeni değil.

1900’lü yıllar. Osmanlı artık bir imparatorluk değil. İtilaf Devletleri için Osmanlı “kollarda yatan hasta adam”.  17.yy’da başlayıp 18.yy’da tırmanan, 20 yy.’da tamamlanan bir yok oluş. Yok oluşun temel nedeni bir zamanlar geçerli olan “Osmanlı Paradigması”nın (iktisadi-siyasi paradigma) artık zamanın aklına uyumsuz olması ve Osmanlı’nın bu doyuma ulaşmış paradigmada kalmakta ısrar etmesi.

Paradigma: “Belli bir süre için egemen olan bir model”.

Heredot, Plato, Aristoteles’te geçen “paradigma” terimini kavramsal düzeyde kullanan ve gündeme alan kişi ise Thomas Samuel Kuhn.

1900’lü yıllarda Osmanlı sokakları boş ve çorak bir araziyi andırıyor. Zaman, geçmişin anılarına demir atmış aynı nakaratın tekrarından ibaret.

Üzerine ölü toprağını kendi elleriyle atan, bir zamanların “imparatorluğu”nda aydınlar, liderler, yöneticiler “Daha az acı çekerek nasıl ölürüz?” içerikli Manda şarkısını mırıldanırken “Tarih dışı toplum” (1) olmaya ramak kalmış.

“İrade vicdanın eğilimi ve arzusudur. Ama iradenin ortaya çıkması ve görülmesi için bir araç gereklidir; bu da egemenliktir.” (2)

Bir yönetim biçiminin kendi varlığını korumak için egemenlik kurması o yönetim biçimine ait egemenliğin o toplumda yönetilenlerini de kapsadığını göstermez, tıpkı Osmanlıda olduğu gibi. Osmanlının bir zamanlar sahip olduğu egemenliği yalnızca sarayla sınırlıdır, halkı kapsamaz. Saray hanedanlarının kimler olacağını belirleyen irade halkın elinde değildir. Müslümanların, gayrimüslim tebaadan daha ayrıcalıklı olmaları ise onları Osmanlı Sarayı karşısında pasif olmaktan geri alamaz. Genel tablo “Efendi-Köle Diyalektiği” üzerine kuruludur.

Ve derken aynı topraklarda bir paradigma sıçraması gerçekleşir: “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir.” (3)

Paradigma sıçraması: Ansızın (devrim niteliğinde) gerçekleşen “yeni” bir modelleme.

ata-86

Bazı toplumlar zaman zaman yaşadıkları tecrübelerin, vicdan ve arzularının bir ürünü olarak insanlığa büyük filozlar armağan ederler. Armağan edilen filozofun ya da filozofların insanlığa söylediği cümleler bir kulak onu duyuncaya kadar halk içinde dilden dile şiirsel olarak aktarılır ve böylece söz muhafaza edilir. Muhafaza edileni idrak eden akıl, tarih sahnesinde yerini aldığındaysa filozofun felsefi önermesi somut olarak tarihte yerini alır.

“Yetmiş iki milleti bir bilmeyen insan değildir.” Bu cümle aynı zamanda felsefi bir önerme. Yunus Emre’ye ait. 14. yy.’da dile gelen bu ifade hiçbir ayrım (dil, din, ırk) olmaksızın “insan” kavramında eşitliğin gerçekleşebileceğini söylüyor. 600 yıl dillerde duygu olarak saklanan bu cümle 20. yy.’da kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde nihayet kurumsallaşıyor ve “yurttaş” kavramı ile yasal anlam kazanıyor.

Tıpkı “insan” kavramında olduğu gibi cinsiyetsiz ve inançsız bir içeriğe sahip olan “yurttaş” kavramı, yüzlerce yıl efendi-köle diyalektiğinde yaşayan ve bunu karakteri haline getiren toplumumuzun yaşadığı –yaşamaya devam ettiği– hakiki bir paradigma sıçramasıdır.

Paradigma sıçraması sosyolojik olarak tarihte nadiren gerçekleşir ve sıçrama gerçekleştiğinde aynı zamanda büyük bir sarsıntı yaratır. Toplumumuzda gerçekleşen bu paradigma sıçramasının özeti; “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir,” cümlesidir. Sıçrama nedeniyle gerçekleşen ve hâlâ devam eden sarsıntının nedeni ise toplumumuzun büyük bir bölümünün özgürlük ve bağımsızlığı karakter olarak giymeyi reddetmesinden kaynaklanmaktadır.

Fakat bazen gök kubbenin altında yeni şeyler de olur…

“Tarih tekerrürden ibaret değildir,” diyebilen Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ü saygıyla anıyorum…