By

Öleceksek Ölelim

 

“Secret, Yedi Etkili Alışkanlık, Âşık Etmenin 40 Yolu, Küçük Şeylerden Mutlu Olma Sanatı, Nasıl Mümin Olunur?” içerikli kitaplar hayatımıza girdiğinden bu yana “pozitif enerjili ve imanlı olma” baskısıyla daha çok yaşıyoruz.

“Yeter ki hayallerinin gerçekleşmesi için pozitif ol, evrene pozitif enerji gönder. Gönder, gönder, gönder… Az daha gönder, tamamdır. Mutlaka seni duyacak ve her şey gerçek olacak. Şimdi sana bazı teknikler öğreteceğim!”

Kendi dışımızda var olan insanlara, “bağzı” paragözlere ya da Evrene ve Allah’a havale edilmiş hayatlar… Yetişkin olup kendi sorumluluğunu almayı ret eden, narin, çocuksu hayatlar.

Ekranların pahalı yüzü, ramazan aylarının bol kazançlı selebritisi Nihat Hatipoğlu’na“havale edilmiş hayatlar felsefesi”ni bir cümleyle sarsan müthiş bir soru sorulmuştu; “Sevdiğime kavuşmak için dua ediyorum, o da kendi sevdiğine kavuşmak için dua ediyor. Kimin duası kabul olur?”

Kâinatta yalnızca kendimiz olduğuna, bir tek bizim pozitif enerji salınımına sahip ve dua edebilen varlık olduğumuza, üstelik iyilikleri hak edecek denli iyi olduğumuza öyle eminiz ki, istekler dualar yerine gelmediğinde “vardır bir hikmeti” başlıklı hüzünlü ama masum hallerimizi de seviyoruz.

Beklemeyi seviyoruz, çabasız olmayı seviyoruz, bizim adımıza bizi ve memleketi birileri kurtaracak fikrini seviyoruz.

Sadece umut etmeyi çok seviyoruz.

Umut etmekten, pozitif enerjili ve imanlı olmaktan yorulmuş bazılarımızsa yorgunluktan “gerçekçi” olmaya doğru levıl atlamış durumdalar.

-Ha savaşa girdik, ha giriyoruz durumu. “Ha 18 yaş ha 7 aylık bebek” sapkınlığı. “Ebola iyi virüs, bir tek bulaşıyor” kafası, “Işıd öfkeli gençler topluğu, sevelim sevdirelim Ortadoğu kimseye kalmaz” duyarlılığı, “bir tweet at 5 yıllık hapis ayağına gelsin” hürriyeti…

Liste uzun ve bu ağır tablo karşısında çaresizlik “gerçekçi” yapıyor bazılarımızı; “kurtarıcı” da gelmiyor, battı balık yan gider. Ölmeyi bekleyelim, nasılsa seviyoruz da boş boş beklemeyi…

aviary_1413656815250

Victor Frankl; 3. Viyana Okulu akımın kurucusu. Varoluşçu terapinin önemli isimlerinden biri. Logoterapi’nin (Anlam Merkezli Terapi) kurucusu. Kuramını 2. Dünya savaşında Alman toplama kaplarında her an gaz odasına atılmayı beklerken oluşturdu. Ailesi, arkadaşları tek tek gaz odalarına götürülürken ve sıranın kendisine geleceğini bile bile, ölümü beklerken Psikoterapide önemli bir ekol oluşturacak olan eserini yazdı; “Duyulmayan Anlam Çığlığı”.

“Auschwitz ve Dachau toplama kamplarında geçirdiğim 3 yılda aldığım ders şudur; diğer şeyleri eşit kabul edersek, kamplarda yaşam şansı en yüksek olanlar (ayakta kalabilenler) geleceğe (onları gelecekte bekleyen bir göreve, bir insana, gelecekte gerçekleştirilecek olan bir anlama) yönelik olanlardı,” diyor Frankl.

Frankl gibi ölümü gerçekten bekleyen insanların Evrene salt pozitif enerji yayarak, dua ederek ayakta kalmaları pek mümkün değil. Ölümü boş boş beklememeyi, duanın bizzat kendisi olmayı (gelen ölüme rağmen üretmeyi) göze alanlar yaşayan ölüler arasında inci tanesidirler.

Onlar ne umutsuzdurlar ne de yalnızca umut ederler. Onlar baştan aşağı yalnızca VARdırlar.