By

Mevlana – 17 Aralık Bağlantısı?

İnsan zihni geçmişle gelecek arasında gezintide olan bir avaredir.

Gezintinin gelecek bölümü daha kısa süreli ve yakın gelecekle sınırlıdır:“Yarın ne yesem, seçim sonuçları ne olur, Şule’ye/ Şakir’e aşkı nasıl itiraf etmeli, ayak-kaplar sezon indirimindeyken bi bakayım.”

Bu kısa süreli gelecek gezintisi hayatın idame ettirilmesi için gerekli olabilir tabii.

Gezintinin geçmiş bölümü hiç bitmeyecek gibi uzun ve çetrefilli. İnsan; geçmişin özlemi, yargısı, hesaplaşması, övüncü ile yapışık ikiz yakınlığında yaşar. Bu yakınlık, geçmişi tanımlama, değerlendirme, ders alma ya da saygıyla, sorumlulukla kabul etmek gibi öz-bilinçli bir temas olmaktan genellikle uzaktır.

Geçmiş, bizim için bugünkü inançlarımız, ideolojilerimiz, kabullenişlerimiz ne ise öyle okuduğumuz ve kendi kişiliğimizi üzerine bu şekilde inşa ettiğimiz sanal bir dünya. Öyle ki, ancak “şimdi”de olmakla faaliyete geçebilen “aklın” açığa çıkmasını bizde engelleyen, bu sebeple bizi de sanal varlıklara dönüştüren bir dünya.

İnsan zihni, geçmişten, şimdiki zamana gelemeyen ürkek bir çocuk gibidir. Geçmiş –kişinin şimdiki geçmiş algısında, kendi isteğine göre yorumlandığı için– ana kucağı gibi güvenilirdir. İnsan kiminle kavga edeceğini, kendi varlık sorumluluğunu kime ihale edeceğini, kime sarılacağını, kime husumet edeceğini gayet iyi bilir geçmişle. Geçmiş, geçmişte kaldığı için güvenilir alandır, ana kucağı gibi kendi keyfiyetinde özgürdür insan orada.

Gelecek zaman da ana kucağı gibi güven arz eder. “Nasılsa gelmemiştir, nasılsa gelene kadar bir şeyler yoluna girer, nasılsa birileri iyi bir şeyler yapar benim için.”

Şimdiki zaman, atiye ihale edilse de “kıldan ince, kılıçtan keskin sırat köprüsü” gibi durur. Geleceğin bizzat inşa edildiği alan olan “şimdi”, akıl ve tutku sahibi özgür bireylere ana kucağı değil, fakat kendine ait evidir.

İnsan zihni bulanıktır, şimdiki zamanın berraklığını göremez.

Şimdiki zamanın berraklığında nadiren de olsa bir devrim yapılırsa –ki devrim ancak öyle yapılır, bir keşif gerçekleşirse, bir söz söylenirse o kadim olur. Kadim, ayağı şimdide kıdem (ayak izi) olarak durduğu için her zaman geçerliliğini korur.

Şimdi de söylenmiş bir söz:

“Her gün bir yerden göçmek, ne iyi…  Her gün bir yere konmak, ne güzel… Bulanmadan, donmadan akmak, ne hoş…  Dünle beraber gitti cancağızım. Ne kadar söz varsa düne ait… Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.” Mevlana

Mevlana, Yunus Emre, Hünkâr Hace Bektaş-ı Veli… Anadolu İrfanı denildiğinde hep bir ağızdan, her fırsatta varlıkları ile övündüğümüz Selçuklu döneminin var ettiği biricik özneler.

Bu yüksek karakterler şüphesiz övüncü hak ediyor. Fakat “bu övünce bizim katkımız ve daha da önemlisi övüncün bize olan sahici katkısı nedir?” diye durup düşünmekte fayda var. Bizim üzerine kişisel saygınlığımızı inşa etmeye çalıştığımız tarihi gerçek,  mutluluk fotoğrafı, hakikat olmakla birlikte bizim sevincimiz, övüncümüz bu fotoğraf karesine son anda kendi başını sokmaya çalışan bir çocuğa ait naif ve sanal bir girişimden öteye gitmiyor olabilir mi?

Dünya insanı olan Mevlana “Şimdi yeni şeyler söylemek lazım cancağazım!” diyor.

Kulak bizde değil Batı’da olunca Mevlana’yı da biz değil, Batı duyuyor. Komprador Sanayi Kültürü kemiklerimize kadar işlemiş durumda. Buğdayımız evdeyken değil, evden uzaklaşıp büyük ülkelerden ithal edildiğinde daha bir tatlı geliyor.

Batı’nın kıymet verip “Bakın bu çok kıymetli bir buğdaydır” deyip, bize tanıtmaya çalıştığı nimeti bazen kimilerimiz tatsız da bulabiliyor. Damakta tat olmayınca Artvin’den bal getirilse “Bunda az tuz mu var?” diyen de çıkabiliyor elbette.

“Mevlana Şems’le ne tür bir ilişkideydi, biraz karışık,”diyen bir “dil bilmez” çıkabiliyor. Cinsiyetlerin, kişiliklerin değil, karakterlerin nasıl karşılaştığına kendi yaşamında henüz tanık olmadıysa, bilemiyor.

“Gel ne olursan ol yine gel, sözü Mevlana’ya ait değilmiş, başka birine ait, tarihi yanlış okumuşuz, hemen düzeltiyorum,”diyen bir  “gözü görmez” çıkabiliyor. Tarih aktarımının, Vital-Siyasal-Kavramsal olarak 3 şekilde bize ulaştığını dikkate almıyor. Sözün düşünsel/kavramsal tarihte nasıl yol aldığını, hakikatini ne zaman, kimde bulduğunu, sözün neden Mevlana’ya ait olduğunu “kavramsal tarih” okuması yapamadığı için bilemiyor.

Bazen de “çok tatlı canım, tadı bir ben bilirim” coşkusuna kapılıp “dilden, gözden, kulaktan” yoldan bihaber birileri çıkabiliyor.

“17 Aralık bizim için sadece ve sadece Şeb-i Arus’tur. Başka hiçbir şey değildir. Dünyevi var oluşun, uhrevi var oluşa geçişin olduğu düğün gecesidir,”  diyebiliyor.

Ancak kendi biricik varlığını, özgürlüğünü, özgünlüğünü kendi el emeği ile inşa eden insanın “ölüm benim için düğün” diyebildiğini bilmiyoruz. Mevlana’nın kendi deneyimi olan Şeb-i Arus’u kendi siyasetimize alet etmekten çekinmeyip, belki Azrail halimize acır diye temel anksiyete olan ölüm korkusunu gizlemek için histerik düğün gülücükleri savurabiliyoruz.

Mevlana’yı anlayabilmek bir yana –ki sevmek anlamakla mümkün– sevmiyoruz da…

“Mevlana’yı Batı sevdi, vardır bir bildikleri her halde”deyip reklâm üzerinden kendimizce seviyoruz.  Ola ki bir gün Batı “Yok canım biz yanılmışız, Mevlana o kadar da mühim biri değilmiş” dese buz gibi Mevlana’dan soğumayacağımızı, Twitter’da sözlerinin artık trend topik olmayacağını kim garanti edebilir?

İnsan zihni bir avare.

Nitekim aklı kendinde olmayan toplumlar bulanık zihinle görür. Ne söylediğini bilir, ne de söylediği sözü kendi kulağı duyar.