By

Mağduriyetin Onulmaz Şımarıklığı

Mağduriyet, en yaygın anlamda “haksızlığa uğrama” olarak tanımlanır. Yaşamımız boyunca hepimiz farklı ölçülerde haksızlığa uğrarız. İkili ilişkilerde, çalışma hayatında ya da yaşam standartları açısından birtakım haksızlıkların varlığını bizzat yaşarız. Bazen inançlarımızdan, etnik kimliğimizden ötürü mağdur oluruz.

Mağduriyet yalnızca kişisel ya da toplumsal yaşamda adaletin zedelenmesine sebep olmaz. Mağdur olan kişide, toplumda genel olarak bir denge yitimi olarak da karşımıza çıkabilir. Toplumsal yaşam alanında haksızlığın giderilmesi “Hukuk Devletleri”nde Anayasa aracılığı ile hukuk üzerinden gerçekleşir. Haksızlığın giderilmesinde devlet adına hukuk etkin görev alırken, haksızlığa uğrayan kişi bir yurttaş olarak hak talebinde bulunur, bunun için mücadele eder.

Kişisel, özel yaşamlarımızda haksızlığın giderilme yöntemi daha farklıdır tabii. Özel yaşamda haksızlık “sevgi” aracılığıyla giderilebilir. Diyelim ki bir ilişkide haksızlık ettiğimizi kabul ediyoruz, haksızlığa uğrattığımız kişiden öncelikle sözel olarak özür dileriz. Fakat sözel olarak özür dilemek yalnızca “özür dilemeye niyet ettim” anlamına gelir. Haksızlığın giderilmesi içinse somut eylemlerde bulunuruz. Bu samimiyetimizin göstergesi olan özrün gerçekleşmesidir. Özrü bu şekilde gerçekleştirmiyorsak, haksızlığa uğrattığımız kişinin ikili ilişkimize mesafe koyması o kişinin doğal hakkıdır.

Sağlıklı toplumlarda ve kişilerde haksızlığa uğramak, uğrayan açısından, haksızlığı giderilmese dahi derin kişilik bozulumuna yol açmaz. Kendi varlığını özgüven, denge üzerine kurabilen kişiler ve toplumlar, uğradıkları mağduriyetin kendi kimliklerine egemen olmasına, mağduriyet psikolojisinin onlarda bir karaktere dönüşmesine izin vermezler.

Fakat ne yazık ki “mağduriyet”, kişilerde, toplumlarda kimi zaman bir alışkanlığa dönüşür.

Mağduriyet psikolojisi zamanla bir karaktere, hatta onulmaz bir şımarıklığa NEDEN dönüşür?

Prof. Erich Fromm temel nedeni “özgürlükten kaçış” olarak yoruluyor. Kendi özgüveni, özgürlüğü yerine “ikincil bağlar arama eğilimi”, yani kendi sorumluluğunu, varlığını kendi dışına görme eğilimi. Mağduriyet, sağlıksız kişi ve toplumlar için Fromm’un tanımıyla “özgürlük yükünden kurtulmak” için bir fırsattır.

Mağduriyetin fırsat olarak keşfedilmesi, sürekli savunmada kullanılması, mağdurun kendini topluma, kişiye göstermesinin, “ben varım” demesinin bir yöntemi olarak güç kazanır. Bu gücü var eden, toplumlarda, kişilerde karaktere dönüşmesini sağlayan ise mağduriyetin getirdiği acıdan duyulan zevktir.

Haksızlığa uğrayan kişi bu nedenle haklarının kalıcı olarak iade edilmesini pek istemez. Çünkü haksızlığının elinden alınması demek, varlığının elinden alınması demektir.

Bu eğilim için Prof. Fromm “Farklı ölçülerde mazoşist ve sadist isteklerde görürüz,” diyor.  Bildiğimiz gibi mazoşist; acı çekmekten zevk alırken sadist acı çektirmekten zevk alan kişiye deniyor. Fakat önemli bir detay var; bu eğilimler karşılıklı ilişkide birbirlerini var edebiliyorlar. Buna psikanalistler “ortakyaşama” (symbiosis) tanımı yapıyor.

Eğer kişi mazoşist isteklerini doyuracak kalıpları (sadizmi) bulabiliyorsa, bu duyguları paylaşan kişi ya da milyonlarca insanla birlikte kendini güvende hissediyor, ortakyaşama dâhil oluyor.

Sadist eğilimin temel dürtüsü ise karşısındaki kişi ya da toplumu kendi isteklerinin nesnesi haline dönüştürme, onu yok etme. Buna “Tanrı olma eğilimi” diyor psikanalizim. Göreceli olarak sadist kişi kurbanına dostça, sevgi içeren yaklaşımlar da sergiliyor.

Bu cümle bir sadiste ait olabilir: “Sana destek oldum, sana maddi manevi olanaklar sundum, kendi huzurumdan seni huzurlu kılmak için feragat ettim.” Sadist kişi kurbanına, onun iyiliği için egemen olmak isteyen kişi özelliği gösterebiliyor.

Güçlü ile sadisti ayırmak için Fromm’dan önemli bir alıntı yapalım: “Güç sözcüğünün iki anlamı vardır. Biri, bir başkası üzerinde güç sahibi olmak, onun üzerinde egemenlik kurma arzusudur, bu sadist eğilim içerir. Diğer güç sözcüğü ise, bir şeyi yapabilir gücüne sahip olmaktır. Yeterlilik, yapabilirlik anlamında becerebilirliği ifade eder.”

“Mağduriyetin onulmaz şımarıklığı”nı  sado-mazoşizm daha net anlatabilir. Sado-mazo eğilim dediğimizde acı çekmekten ve çektirmekten zevk alan eğilimi söylüyoruz. Freud’un dediği gibi “Acı çekmekten zevk alan acı çektirmekten de zevk alıyor.”

Başlangıçta mazlum ve mağdur olan kişi, toplum tüm bu anlattığımız süreçlerden sonra baskıcı, insanları aşağılayan, kendi iktidarı, varlığı için acı çektiren, fakat aynı zamanda kendi acısını sürekli gündemde tutan, acısından zevk alan bir karaktere dönüşüyor.

Siyasette yıllardır tanık olduğumuz bir tablo bu.

Siyasetin bitmek bilmez bir mağduriyet zeminden beslendiği gerçeği bu toplumun, toplumumuzu oluşturan biz bireylerin bir yansıması.  Özellikle muhafazakâr siyasetçilerin sıkça kullandığı “mağduriyet” durumu artık onulmaz bir şımarıklık aşamasında ne yazık ki. Bu şımarıklığın dini siyasete alet etmeden yaşayan, yaşamak isteyen hakiki dindarlar da farkında ve bazıları rahatsızlıklarını açıkça dile getiriyorlar artık.

Bazı muhafazakârların içinde olduğu bu “şımarıklık” ne yazık ki kendini yavaş yavaş bazı Kürtlerde de göstermeye başladı.

Bir nevi hastalık olan bu durumun bulaşıcı olmamasına dikkat etmekte, dahası bu illetten nasıl kurtuluruz’un yollarına acilen bakmakta hepimiz için fayda var sanırım.

Mağduriyet psikolojisinin bize hükmetmesinden artık kurtulmamız gerekir. Varlık alanına özgüvenli bireyler olarak “iyi işlerde yarışmak”için gelmeliyiz artık…