By

Hangimiz Biraz Yobaz Değil Ki?

Yobaz: Müsamahadan (tolerans) yoksun, saldırgan, taassup, öfke sahibi, kendi haddini/sınırlarını aşan.

Yerel: Sınırları olan, gözlem yerine ve gözlemcinin bulunduğu yere göre tanımlanan.

Yerel ile yobaz arasındaki fark, biri kendi sınırları içinde duruyor, sınırları içinde kendine özgü bir ismi ve kuralları var, diğeri kendi sınırlarını aşıp kendisini diğerlerine tek doğru gibi dayatıyor.

“İlk taşı aramızda günahsız olan atsın.”

Kelime anlamına bakınca yobaz olmak için illa bir din içinde olmamız şartı aranmadığı görüyoruz. Kapsam geniş, çok şükür.

Hangimiz biraz yobaz değil ki? Hangimiz yerimizde duramayıp sınırlarını aşmıyor ki? İçtiğimiz çayın, yediğimiz ekmeğin en sağlıklı olduğuna karar verip köşe başında insanları sıkıştırıp “kendi sağlığımızı” insanlara dayatıyoruz. Yaptığımız spor üstüne spor, okuduğumuz kitap üstünde kitap tanımıyor, bu muhteşemlikten en yakın arkadaşımızın yararlanması için gerekirse ömrünü yiyoruz. Hepimiz kendimizce kurtarılmış bölgede ulu bilgeleriz ve çevremizdekileri de kurtarmak istiyoruz. Tam arkadaşımız çayına şeker atacakken, bir hamle yapıp cahilin elinden şekeri kapıyor, zararları üzerine karşımızdaki kişinin zaten asla duyma ihtimali olmayan gerçekleri anlatıyor, çayı beklemede soğutuyoruz.

Hangimiz biraz yobaz değil ki? Kendi ideolojimiz, dinimiz tek gerçek, bunu zaten bizden başkası anlamış olamazdı, bunu biliyoruz. Kendi gerçeğimizi anlatmakla yetinmeyip herkesin bu fikre dâhil olması için misyonerlik yapıyor, bazeninsanların ev kapılarını çalıyor, mümkünse maddi araçlarla insanları satın almayı bile deniyoruz.

Hangimiz biraz yobaz değil ki? Bir miktar kitap okuyup, film izleyip, üzerine içinden çıkamadığımız, aklımızla çözmeyi beceremediğimiz sorunları derin dert kapsamına alarak, ıstıraba gark olup “aydınlanıyoruz”. Başlıyoruz bilgelerin sözlerini pazara çıkarmaya. “Ben aydınlandım, isterim ki herkes aydınlansın” mesaisi yapıyoruz.

Hangimiz biraz yobaz değil ki? Çok okul okuyoruz, dile kolay. Paramızın miktarına göre dünyayı geziyoruz bazen. New York sokaklarında yüksek lisansımız anlam kazanıyor. Evrensel İnsan Hakları Beyannamesinin orijinal kopyasını Londra’da MadameTussauds Balmumu Müzesi’nde anlıyoruz. İnsan-İnsanlık-Evrensel kelimelerinin kendimize somut tanımlarını dahi yapmayı başaramadan evrensel insanlığın bir parçası oluyoruz. İnsanlara evrensel insanlığıanlatıyoruz. İş arkadaşımıza öğle yemeğinde lafı sokup incitmek önem arz etmiyor, insanlığı daha uzaklara, mesela bir dağ köyündeki köylülere öğretmeyi yegâne görev ediniyoruz kendimize.

Hadi yazıyı biraz zorlaştıralım.

Ne demiştik? Yerel; sınırları olan, gözlem yerine ve gözlemcinin bulunduğu yere göre tanımlanan.

Bir varlığa, nesneye isim vermek bir anlamda onu sınırlamak, ona hat çizmek demektir. Masaya “masa” ismini vermekle onu sandalye olamamakla sınırlarız mesela. Bu bir zorunluluktur. İsim vermekle isim alan şey varlık sahasına çağırılır. Yani, onu ismi ile çağırabiliriz. Müsemmaya (adı olan) müsaade edilmiş, ruhsat verilmiş olur böylece.

Yobaz; kendine verilen ismi, sınırlarını, haddini aşan, kendi ismini aşındıran dolayısıyla müsemmadan, isimden yoksun olan.

Yerel kelimesini yobazın elinden kurtarıp ona bir kutsallık verdiğimi düşünmeyin. Yereli yerli yerine koymak için “evrensel”e ihtiyacımız var. Evrensel; her zaman, herkes için geçerli olan.

İşin en zorlu bölümü işte tam bu noktada yatıyor. Herkes için geçerli olan yerelle nasıl bir arada olabilir? Bu, birini diğerine tercih etmemiz gerekir duygusu veriyor bize. Herkes için geçerli olan evrensel karşısında yerel güçsüzdür ve yok olmaya mahkûm gibidir. Evrenseli tercih etmek daha makul duruyor. Yerel artık tüketilmeli ve evrensel olanda insanlık bir gün buluşmayı başarmalıdır.

Yerel-Evrensel. Dünya devlerinin temel tartışma konusu. Filozoflar, siyasetçiler, tarihçiler, sosyologlar, iktisatçılar belki de binlerce eser verdiler bu konuda. Ünlü tarihçi Arnold Toynbee’den yola devam eden Samuel P. Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Yapılanması” makalesi –ki sonra kitap oldu– üzerine konuşmayan ülke yok gibidir. Medeniyetleri yereller gibi düşünürsek “çatışma arzusunun”, yani yobazlığın beynelmilel bir konu olduğunu görebiliriz. Yalnız değiliz neyse ki.

Modernizm – Modernite/ Evrenselcilik – Evrensellik kelimelerini tam burada kısaca ayrıştırmamız gerekebilir. Modernizm’in merkezinde “bilim” vardır. “E süper!” demeyin hemen. Modernizm’de bilim teknolojiye indirgenir. En nihayeti burada bilimin hedefi muhteşem nükleer silahlar üretmektir. İnsan modernizm’de teknolojiyi üreten makinenin bir çarkıdır yalnızca. Peki, modernite? Onun merkezinde “insan” vardır, bilim insan için vardır, insan bir değerdir.

Evrenselcilik, çok kültürlülüğü, yerelleri reddeder, yerel tanımını yerel adına kendi yapar, iktisat üzerinden bize kendi seçimini tek renk olarak sunar, bu rengin kaçınılmaz yegâne gerçek olduğu algısını bizde kendi elleri ile oluşturur. Biz ise “Medeniyetler Çatışmasına” somut bir karşı fikir geliştirmek yerine “Dünya Düzeninin Yeniden Yapılanmasında” pastadan nasıl pay alırızı düşünürüz.

Gelelim evrenselliğe. Evrensel-lik sözü ancak yerel sözü ile birlikte yerli yerine oturabilir. Tekrar can alıcı soruyu soralım: Herkes için geçerli olanla sınırlı olan nasıl bir arada olabilir? Olabilir, olmalı, hatta bu diyalektik bir zorunluluktur. Evrensel yerel varsa, yerel de evrensel varsa vardır. Yerel kendi içinde evrensel ilkeleri şayet taşıyorsa (adalet-eşitlik gibi) tarih sahnesinde var olabilir. Bu, yereli/kültürü kadim (şimdide de geçerli) kılan şeydir.

Aksi halde kendini var zannetse dahi tarih sahnesinde yoktur. Yokluğunu nasıl anlarız mesela? Kendisine özgü sanatı yoktur. Atalarının bir zamanlar ürettiği sanat dışında elinde şimdiye ait bir ürünü bulunmaz. Kültür adı altında tanık olduğumuz cinsiyet ayrımcılığı, eşitsizlik, adaletsizlik ise yobazlığın yan ürünü, töre sözünün ne yazık ki içini boşaltansa cinsellik saplantılı psikopatolojik problemlerdir. Yerel dediğimizde bunlardan bahsetmiyoruz.

Yerel, şimdideki özgünlüktür. Evrensel olanın hayata geçme alanı ise –lik yapım ekindedir. Evrensellik, yereller arasındaki bağ, ilişkidir. İlişki bir yerelin diğerine baskınlığı, nüfuz etmesi üzerine değil; yerellerin, farklılıkların özgünlüklerini kendi varlığının şartı sebebiyle korumak üzerinedir. Bir yerelden diğerine bağ kurandır evrensellik. Medeniyet-İnsanlık-Evrensel İnsan, farklılıkların ilişkisini kuran evrensellikle inşa olur. Bu ilişkide “insan”dan sanat, bilim, felsefe doğar.

Farklılıkları ortadan kaldırdığımızda ortada bir evrensellikten söz etmiyor, yalnızca bir tek büyük yerelden söz ediyoruz demektir. Bu diyalektiğin olmaması, devinimsizlik, yani ölüm anlamına gelir.

Aslında konuyu felsefede, göreli-saltık ilişkisi üzerinden, hatta ipin ucunu biraz kaçırıp fizikte; “Özdek(madde) – Erke(enerji)” yani E=MC2 üzerinden ve dahi teolojide; “kesrette vahdet – vahdette kesret” üzerinden anlatmak mümkün olabilirdi, en azından denerdik. Fakat yazıyı bir eziyete dönüştürmeden bitirelim.

Not: Kalan Müzik’ten çıkan bir albümü dinlemeyen arkadaşlara tavsiye etmek isterim:
ITRİ & BACH: Albümden bir örnek: https://www.youtube.com/watch?v=IlUv-8R-5EY