By

Hangi Geçmiş?

“Osmanlı’nın son dönemleri… Yüzlerce yıllık bir çabanın ürünü olarak aydınlanmaya ramak kalmış. Tüm medreselerde, tekke, zaviye ve dergahlarda ve hatta kıraathaneler, kervansaraylar ve hanlarda İbn-i Rüşt, İbn-i Arabi, İbn-i Miskeyvh, Farabi, Aristo, Platon ve daha nicelerinin eserleri üzerine derin tartışmalar yürütülüyor, mühim eserler yazılıyor. Bu entelektüel ortamda yetişen yüzlerce bilim insanı ve filozof bulunmakta…

Aydınlanmaya ramak kalmışken Atatürk ortaya çıkıyor ve ilerleyen yıllarda bir gecede aldığı kararla Türk Dil Devrimini gerçekleştirerek yüzlerce yıllık Osmanlı aydınlanmasını bir gecede yok ediyor. Evlerinde Osmanlıca yazılı metinlerle öylece kala kalan halk Türkçeye bir türlü alışamıyor, okuma yazma oranı düşüyor ve dilsiz kalan kitleler zamanla geçmişleri ile olan bağı yitirip cahil kalıyor. Osmanlı bir daha belini doğrultamıyor ” *

Yukarıdaki benzetmenin çeşitli versiyonlarını duymayan kalmamıştır sanırım. 300 yıl matbaayı kullanmayan, DİE’nin verilerine göre okuma-yazma oranı %10 olan, gariban halkı Türkçe konuşan, ne kadar aydın, filozof, bilim insanı varsa ya sürgüne gönderilen ya da boğdurulan bir coğrafyada hangi entelektüel birikim nasıl oluşmuş bir bilen olmasa da “geçmişimizi bilemedik!..” edebiyatında kastedilen geçmişin ne olduğunu bilmek bugün olanları anlamanın yegane yolu.

17. yy.da gerçekleşen Kadızadeler Olayını bilmek ve derinlemesine araştırmak artık en önemli işlerimiz arasında olmalı diye düşünüyorum. Diğer türlü “geçmiş” ten kastedilenin tam olarak ne olduğunu anlamak pek mümkün gözükmüyor.

17. yy.  Kadızadeler Olayı:

17 yy.dan bir yüzyıl daha geriye gitmemiz gerek. 16. Yy: Yavuz Sultan Selim’in Hilafeti getirdiği dönem. Yavuz, Mısır seferinden dönüşte beraberinde Eşari itikatine mensup 2000 “âlim” getiriyor. Âlim denilen bu kitlenin ilim dediği şey “kahve içmek günah mıdır?” içerikli konular. Anadolu’da ki tablo ise şöyle; Halvetiler, Melamiler, Bektaşiler, Uşakiler, Mevleviler, Gülşeniler gibi sufi ve mutasavvıf gruplar mevcut. Medrese, dergâh, tekke ve evlerde vahdet-i vücud öğretisi belirgin.

Aradan bir yüzyıl geçiyor… Yavuz’un Mısır seferi ile Anadolu’ya getirdiği  Eşari öğretisi, meyvesi 13. Yy da Mevlana, Yunus Emre, Hace Bektaş-ı Veli olan Anadolu İrfan öğretisinin tam karşısında sarayın desteği ile zamanla büyük bir güç kazanıyor ve “müzik yapmak, sema dönmek, bilim ve felsefe yapmak haramdır” fermanları havada uçuşuyor.  Şeyhülislamları azlettirecek siyasi güce sahip olan Kadızadeler, medrese, tekke, dergah gibi kurumlara nüfus edip felsefe, bilim, sanat üretilen bu kurumların içini boşaltarak yerleşiyorlar. Ali Kuşçu ve Uluğ Bey ekolünün devamı olan Takiyüddin’in kurduğu İstanbul rasathanesi’nin yıktırılması gibi pek çok olayı organize eden Kadızadelerin getirdiği bu anlayış Anadolu’ya bugün bizzat içinde olduğumuz dönemi de kapsayacak şekilde kök salıyor.

Şimdi soralım;

İçi boşaltılan medrese, tekke, zaviyeleri –ki boş kurumlar haline dönüştüklerini bilim-sanat-felsefeye dair hiçbir ürün vermemiş olmalarından anlıyoruz- zaten işlevsiz hale geldiği için kapatan Cumhuriyet dil devrimi yaptığında hangi geçmişimizle aramızdaki bağı koparmış oldu? Kadızadelerden önceki dönem olan geçmiş mi, sonraki dönem olan geçmiş mi?

Madem 16.yy dan sonra Osmanlı’da büyük bir aydınlanma vardı neden bugün iktidarı muhalefeti seçim meydanlarında “Bizim Yunus Emre’miz, Mevlana’mız, Hace Bektaş’ımız!” edebiyatı yapıyor? 13. yy.da (Selçuklu Dönemi) yaşamış olan bu filozof-mutasavvıflardan başka isimler yok mu seçim meydanlarında adı anılacak? Varsa kimlerdir?

16 yy.dan sonra bu üç filozofun ve aydınlanmanın takipçileri olan Niyazi Mısri (17.yy da Malatyalı Niyazi Limni adasına sürgüne gönderildi) Filibeli Ahmet Hilmi (Amak-ı Hayal’in yazarı- 1914’te sürgünden döndü ve öldürüldü) ya da Kanuni Esasiye’yi hazırlayan Mithad Paşa (1884 yılında 2. Abdülhamid’in emriyle öldürüldü ve Abdülhamid Mithad Paşa’nın öldüğünden emin olmayınca ölü bedeninden kafası kesilerek Yıldız Sarayına görücüye çıkarıldı) gibi isimlerin yaşadıkları da övünç duyduğumuz geçmişe dâhil mi? Bu katliamların detayları Osmanlıca kaynaklardan da aktarılacak mı?

Her fırsatta övgüler yağdırdığımız Ebu Suud geçmişimize dâhil ise aynı zamanda Yunus Emre nasıl bizim geçmişimiz oluyor? Arı duru Türkçeyle;

“Hem batinem hem zahirem, hem evvelem hem ahirem.

Bu cümlesini yaratıp tertib eden Yezdan benem.

Yoktur anda tercüman, andaki iş bana ayan..

Bin bir adı vardır bir adı da Yunus, ol sahibi Kur’an benem” diyen Yunus’un şiirlerini yasaklatan, “Yunus zındıktır!” diyen Osmanlı’nın hangi dönemi bizim geçmişimiz?

Madem bu halk Cumhuriyet Devrimleriyle geçmişinden koparıldı neden Türkçe söz eden Karacaoğlan, Yunus, Pir Sultan ve daha nicelerinin şiirlerini hala bilip söylüyor da sarayın dili ile konuşan nice şairleri tanımıyor?

yunus

Bitmek bilmeyen “geçmişimizle bağlarımız koparıldı” diyenler 16 yy’la birlikte tırmanan Yunus Emre’ye, Niyazi Mısri’ye ve daha nicelerine hakaret edenlerin hüküm sürdüğü bir geçmişle bizim bir bağımız isteseniz de olamaz. Ve dahası

Vahdet-i Vücud’u felsefi olarak kuramlaştıran Muhyiddin İbn-ül Arabi’nin diliyle sormak yerinde olur;

“ Sen var mıydın ki yok olmaktan korkuyorsun?”

 

*Benzetmede bana ilham kaynağı olan @acemi_filozof a sevgiler:)