By

Dinde Bir “Sine Qua Non”: LAİKLİK

Fransız tarihçi ve sosyolog Jean Baubérot Dünyada Laiklik isimli eserinde şöyle bir tespitte bulunur: “Franco-Fransız bakış açısına sahip olanlar, Laicité (Laiklik) kelimesinin uluslararası bir dil olan İngilizce başta olmak üzere belli dillere tercüme edilemez olduğunu iddia ederler”. Bu tespitinden sonra Laiklik terimini ise şöyle açıklar: “Bu terim Yunanca Laos kelimesinden ve kilise Latincesinden gelir. “Kilisenin buyruklarını almamış olan, din adamlarından bağımsız halk anlamına gelen” Laicus, İngilizcede Layman (ruhban sınıfından olmayan kimse) kelimesine karşılık gelmektedir.”[1]

20. yüzyılın son çeyreğinde ve günümüzde Batı’da ve ülkemizde tartışmalara neden olan “Laiklik” kavramı, kavramın yeniden tanımlanması gerektiğine dair talepleri de beraberinde getirmektedir. Bu tartışmalara “İdeolojiler Çağının çöküş sürecine girmesi ile başlayan dini eğilimler” temel neden olarak gösterilirken, diğer taraftan eğilimlerin ayakta kalmak için bir “son hamle” niteliğinde ideolojilerin bizzat kendileri tarafından hayata geçirildiği de bilinmektedir.

Laiklik tartışmalarında Fransa, Türkiye, Meksika gibi ülkeler “Dışlayıcı Laiklik” (Militan Laiklik/ Laicite de combat) kapsamına alınırken, ABD, Hindistan, Hollanda gibi ülkeler “Pasif Laiklik” kapsamında değerlendirilmektedir. Dışlayıcı Laiklik için “din ile devlet işlerinin ayrılması, kamusal alanda dini olanı yok saymak, ötekileştirmek ve bu yöntemle devlet tarafından bir nevi toplum mühendisliği yapılarak bireyleri değişime zorlamak” tanımı yapılırken; Pasif Laiklik “Devletin kamusal alanda dini öğelere, giyim-kuşama karışmadığı, tarafsız kaldığı Çoğulcu Laiklik” olarak ifade edilmektedir.

Laikliğin yerine “demokrasi ve özgürlükler” konusunun öncelendiği bu yeni süreçte “Laiklik, ancak demokrasi ve özgürlükler gerçekleştikten sonra var olabilir ve gelişebilir bir ilke” olarak tanımlanmaktadır.

2005 yılında 30 ülkenin katılımıyla Fransa’da gerçekleşen Uluslararası Laiklik Sempozyumu’nun Le Monde gazetesinde “Manifesto” başlığı ile yayınlanan sonuç bildirgesinde şöyle denilmektedir: “Devlet, bir din ya da belli bir düşünce türü üzerinden meşrulaştırılamadığı zaman ve yurttaşların tamamı siyasal iktidar üzerinde eşit hak ve yetkilerle donatılmış olarak egemenliklerini kullanmak için barışçıl bir şekilde müzakere edebildiklerinde bir laikleşme süreci ortaya çıkar. (…) Dolayısıyla, çoğul ahlaki ya da dini değerlerin ve çıkarların damgasını taşıyan toplumsal ilişkileri uyumlulaştırmak isteyen her toplumda laiklik unsurları zorunlu olarak belirir”.

“Dini değerler ve çıkarların uyumlulaştırılması” yani uzlaşı sonrası açığa çıkacağı ifade edilen Pasif Laiklik tanımında devletin tarafsızlığı verili olarak tanımlanmakta, kamusal alanda devleti temsil eden bireylerin kendi dini inançlarını bu alanda özgürce yaşayıp aynı zamanda alanda kendi inançlarından bağımsız/tarafsız kalarak çoğulcu laikliğin korucusu olmaları beklenmektedir. Bu bir anlamda çoğulcu laikliğin, çoğunluğun temsilcisi olan siyasi bireylerin (Çoğunlukçu/Sandık Demokrasilerinde) din algılarına terk edilmesi anlamına gelmektedir.

Değerler ile çıkarların bir arada anıldığı bu yeni yorumda “devlet-yurttaş diyalektiğinde” tıpkı devlet gibi kamusal alanda cinsiyetsiz ve inançsız olan yurttaşa, kamusal alanda inanç özgürlüğü tanınırken yurttaş kimliğinden uzaklaşarak çoğunluğun azınlığa inanç kimliği üzerinden tahakkümünün de yolu açılmaktadır. Tıpkı devletin inançlara tarafsızlığının verili olarak kabul edilmesi gibi yurttaşların da “inançları üzerinden tahakküm kurmayacağı” olgusu verili olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle “Devlet” ve “Yurttaş” zaaflarını yok etme yöntemi olarak “demokrasi ve özgürlükler” sorununun, devlet ve yurttaş nezdinde çözümlenmiş olması öngörülmekte, Laiklik, devlet ve yurttaşta var olan olgun bir şuurun “zorunlu sonucu” olarak tanımlanmakta, ertelenmektedir.

Tanımların reel-politik ve reel-toplum yaşamlarında karşılığının olmaması bir yönetim biçimi olarak Laikliğe uygulanabilir “yeni” bir tanım katamadığı gibi onun yasalarla koruma altına alınmış mevcut tanımının da deforme edilebileceği, belirsiz bir sürece sürüklemektedir.

Batı toplumlarında yaşanan ve ülkemize Yeni Anayasa tartışmalarında “Pasif Laiklik ihtiyacı duyulmaktadır” şeklinde yansıyan Laiklik tartışmalarında, hem ülkemize hem Batı’ya “Laiklik” tanımıyla tartışmalara yön vererek ışık tutabilecek olan Mustafa Kemal Atatürk bugün büyük önem taşımaktadır.

“Dindar toplumlarda yeni Laiklik” tartışmalarında “Dışlayıcı Laik Ülke” olarak tanımlanan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün “Laiklik” tanımı “dışlayıcı” bir nitelik taşımadığı gibi Batı’nın dün ve bugün tartıştığı Laiklik konu başlıklarının dışında, tamamen özgün tespitler içermektedir.

“Laiklik asla dinsizlik olmadığı gibi sahte dindarlık ve büyücülükle savaşma kapısı açtığı için gerçek dindarlığın gelişmesi olanağını sağlamıştır. Laikliği dinsizlikle karıştırmak isteyenler, ilerleme ve canlılığın düşmanları ile gözlerinden perde kalkmamış doğu kavimlerinin fanatiklerinden başka kimse olamaz.” M. Kemal (1930).

Ülkemizde ve Batı’da yapılan tanımlarda Laiklik, din karşısında konumlandırılırken artan dini eğilimlerin karşısında Laikliği pasifize etme, özgürlüğün bir gereği olarak gösterilmektedir. Oysa Mustafa Kemal Atatürk’ün Laiklik tanımıyla karşımıza çıkan “sahte dindarlık” ve “gerçek dindarlık” kavramları ve gerçek dindarlığın ancak Laik bir ortamda var olabileceği tespiti Laiklik kavramını din, demokrasi ve özgürlükler gibi konulara zorunlu olarak öncelemektedir. Bu tanımda Laiklik bir töz olarak dinin sine qua non’u (olmazsa olmaz olan) olarak kendini göstermekte, aynı zeminde demokrasi ve özgürlüklerin gelişmesi, bu gelişme ile “din” olgusunun açığa çıkması mümkün gözükmektedir.

Dünyevi İktidar (Kamusal Alan) ile Ruhani İktidar (Bireysel Alan) ayrımının ön koşulu olan Laiklik, Dünya-Ahiret ayrımına ve bu ayrımın diyalektik birliğine olanak sağlamaktadır. Ruhani iktidarı dünyada görmek isteyen siyasi eğilimler ve bu eğilimleri kendilerinde ve kamusal alanda kutsal olarak adlandıran bireyler, bir anlamda kendi ferdiyetlerinin ön koşulu olan iradelerini ahirete, ruhaniyete dolayısıyla kendi algılarındaki Allah’a bırakma eğilimi gösterirler. Bu eğilim dünyayı, birey iradesini yok sayan, “ahiret ve cennet” algısı ile özdeşlik içinde bulunan, “cennetten kovulmuş olmayı” kabul edemeyen, rüşt ve kemal düzeyinde olmayan, bireysel/toplumsal bir eğilimdir.

“Din” denilen olgunun cennette değil, cennetten kovulma sürecinden sonra, cennet dışında (“yeryüzünde bir halife yaratacağım”) var olabildiği, bu nedenle dünya denilen alana (irade) zorunlu olarak ihtiyaç duyulduğu gerçeğinin idrak edilememesi birey ve toplumlarda “ilerleme ve canlılığın” önünde bir engel olarak durmaktadır. Ritüellerin, alışkanlıklara sinmiş kültürün ve onun bir sonucu olan giyinme biçimlerinin “özgürlükler” adı altında kamusal alanda görünüşe çıkarılma isteği “ahiretten ayrılmama, cennetten kovulmama” arzularına denk düşen bir perde olarak “gerçek dinin” önünde duran bir engeldir.

Musevi, Hıristiyan ve Müslüman toplumlarda göreceli olarak aynı düzeyde olan Laiklik sorunsalı “ilerleme ve canlılık karşıtlığı” olarak yalnızca toplumsal düzeyde değil, daha çok bireylerin ferdiyet (hüviyet) kazanmalarının yani “dindar” olabilmelerinin kilit noktasını oluşturmaktadır. Dindarlığın açığa çıkmasının ön koşulu olan Laikliğin günümüzde “özgürlükler sorunu” refleksi ile pasif konuma getirilmesine dönük çabalar, tartışılması gereken gerçek konudan (“din nedir?”) bir kaçış yöntemi olarak kendini göstermektedir.

Dışlayıcı Laik ülke olarak tanımlanan Fransa’da 2004 yılında karara bağlanan başörtüsü yasağı (bu yasanın uygulama alanı sadece devlet okulları ile sınırlıdır ve okul yönetimlerine de geniş bir yorum yetkisi vermesi açısından pasif bir uygulamadır) 7 yıl boyunca uygulanmış ve 2011 yılında Fransız Parlamentosu, kesin önlemler alarak halka açık yerlerde burka giymeyi ve yüzü tümüyle kapatmayı yasaklamak zorunda kalmıştır.

Bu tecrübelerden (dışlayıcı ya da pasif uygulamalardan) yola çıkarak Laiklik tartışmalarında “Dinin bir ön koşulu olarak Laiklik” başlığının artık tartışma konusu haline getirilmesi hayati önem taşımakta, bize mevcut problemin bu tartışmaların ışığında aşılabileceğini göstermektedir.

[1] Jean Baubérot, Dünyada Laiklik