By

“Bayrak” İstesen de Geçemezsin!

 

“Bayrakları bayrak yapan: Bayrak İmalatçılarıdır

Toprak, eğer uğrunda ölen varsa; Utanmalıdır.”

Söz Yılmaz Odabaşı’na ait. Bu ara çok popüler.  Naif bir söz.

Sözü popüler kılanlar sanırım şunu demek istiyor: “Bayrak diye önem verdiğimiz şey nihayetinde bir bez, tekstil atölyelerinde imal ediliyor. Bir imalat ürünü için insanların ölmesi anlamsız. İnsandan daha kıymetli ne var bu dünyada! Bir bayrak, bir toprak uğruna neden insanlar ölsün! Buna vicdanınız nasıl izin veriyor!”

Tamamen haklılar. Varoluşta insandan daha kıymetli bir varlık yok. Şuradan anlıyoruz: toprak, su, gökyüzü, hava vb. kendilerinin bilincinde değiller, fakat insan onların bilincinde ve bu sebeple toprak, su, hava, gökyüzü insana hizmet ediyor. İnsanın bu anlamda “zorunlu” kıymeti buradan, varoluşun bilincinde olmasından kaynaklanıyor.

Topraktan bu denli kıymetliyken, insan neden bir “millet” olur ve bir toprak üzerine bir bayrak koyarak diğer insanlardan kendini ayrıştırır?

Batı Literatüründe bu konu üzerine yazılmış epey eser bulunmakta. “Ulus/ Millet” kavramları son zamanlarda bizde (bilinçli bir deformasyonla) “ırk” anlamında kullanılsa da “ulus, millet” hatta “etnisite” kavramlarına, önemli bazı akademisyenler bizim algıladığımız gibi yaklaşmıyor. Bu akademisyenlerin başında dünyaca ünlü ve eserleri saygın üniversitelerde ders kitabı olarak okutulan Sosyolog  Anthony Smith geliyor. Smith, “Ulusların Etnik Kökeni” isimli eserinde şu önemli soruları sorar:

‘Neden insanlar ülkeleri için canlarını feda eder? Neden kendilerini böylesine güçlü bir şekilde ulusal yani milli kimlikleriyle tanımlarlar? Ulusal karakter ve Milliyetçilik evrensel midir? Veya ulus tamamen modern bir olgu ve tamamen modern toplumsal koşulların bir ürünü müdür? Ve ne şekilde kullanırsak kullanalım ‘ulus’ ve ‘ulusal kimlik’ kavramlarıyla ne demek istiyoruz?’

Batı iki ekol üzerinden bu konuyu okur:

1-      Modernistler: Bu perspektif ulusun, toplum ve tarih mozaiğinde bulunan doğal ve gerekli bir unsur olmadığını; kapitalizmin, bürokrasi ve seküler faydacılık gibi modern gelişmelerin ürünü yani tamamen modern bir olgu olduğunu öne sürer.

2-      Primordialistler: Bu perspektif ulusun, tarihin doğal birimleri ve insan deneyiminin bütünleştirici unsurları olduğunu iddia eder ve modern dönemden önce “ulus” unsurunun olduğunu öne sürer. (Örn: Yunanlıların ve Romalıların kendi kültürlerini paylaşmayan ve kendi kent-devletlerinden gelmeyen halklara ve Antik Mısırlıların Nübyelilere ve Asyalılara bakışı ile Mezopotamya kültüründen ve İncil’den kaynaklanan ayrımlar gibi modern ulusal kimlik karakter fikrine ilişkin şaşırtıcı paralellikler modern dönem öncesinde de bulunmaktadır)

(not: “Milliyetçilik” konusunda 2013 yılında yazdığım daha detaylı bir makale:  http://www.anadoluaydinlanma.org/Yazilar/beni_hatirlayiniz.pdf )

Akademisyenlerin tartışma düzeyinden biraz daha anlaşılır düzeye çekelim konuyu;

“Nedir bu millet ayrımı? Neden yerellikten sıyrılıp evrensellikte buluşarak bayrak, toprak takıntılarımızdan kurtulup dünyayı cennete çeviremiyoruz?

Buna; “ideal” (hayal edilen, amaçlanan) diyelim. Reelde (gerçek olan) mevcut durum bu mudur? Yani tüm dünya insanı bu idealde şuan hemfikir midir? İnsanların duygu, idrak düzeyleri, ilke ve amaçları aynı mıdır? Ya da aynı olmak zorunda mıdır? Toplumsal devinim (diyalektik) buna izin verir mi? Hayır. Peki, ideal olanla reel olan nasıl buluşur? Bu, “rasyo”da mümkün olabilir.

Rasyo: oran, ölçü, anlayış, akıl.

Akıl, insanda işletim sistemi olarak oran ile hareket eder. İnsan aklı ölçer biçer ve “oran”ı bulursa (parça-bütün arasındaki bağ) yeti olarak da faaliyet gösterir. (Yoksa gösteremez.)

Romantikler; ideal dünyada yaşarlar. Tıpkı çoğu şair gibi. Hepimiz için bir dua gibi ideal olanı çağırırlar, fakat duayı tarihe nasıl inşa edeceklerini bilmezler.

Karamsarlar; hayal kuramazlar, reelde yaşarlar ve reelin kaosundan kaynaklı hep umutsuzdurlar, gelecek inşa edemezler. Her iki grupta da akıl “aracı ve araç” olarak faal değildir.

Bayrak bir simgedir ve şairler esasında “simgeden” haberdardırlar. Şairler “dili” simge olarak kullanırlar, “bayrak” denildiğinde bir tekstil ürününden bahsedilmediğini bilirler ya da biliyor olmaları gerekir.

Toplumsal simgeler (örneğin; bayrak) diğer tüm simgeler gibi (dini-kültürel vb.) bir işaret ve hatırlama aracıdırlar.

Simge dilini bilmemek soyut düşünememekten kaynaklıdır -ki “soyut” en yüksek biçimini geometride yani akılda bulur. Bu idrak düzeyi bayrağı bez olarak bayrak, üçgeni şekil olarak üçgen zanneder. Durum tıpkı şuna benzer; simgeselliğini anlamadan  “Âdem’le Havva’nın gerçekten cennette konuşan bir yılan (bildiğimiz yılan) tarafından kandırılıp kovulduğuna bire bir inanmak.”

dalgalanan_bayrak-3

Bayrak, bir milletin “kollektif bilinçaltının” dıştaki simgesidir. Kişinin ve toplumun bilinçaltını ise doğduğu kültür oluşturur. Kültür, bir bilinçaltı olarak kişiye ya da topluma rağmen, kişiden ve toplumdan hareket eder. (Bilinçaltı ya da kollektif bilinçaltı üzerine Jung ve Lacan okumalarını tavsiye edebilirim.)

Bayrak, bir milletin ve onu oluşturan her bir bireyin tarihidir. Toplumsal tarihi yok saymak, her birimiz için doğduğumuz andan bu yaşımıza kadar olan tüm yaşantımızı (bireysel tarihimiz) yok saymak ne kadar aklen mümkünse o kadar mümkündür.

Bayrak, bir milletin bağımsızlık simgesidir ve bu nedenle “namus” kavramıyla birlikte anılır. Bağımsızlık, bir milletin “özgün” haliyle diğer millet karşısında “tarihte bir değer olarak ben de varım” demesidir. Bayrak, özgünlüğün korunmasından kaynaklı “özgürlüğün” sınır muhafızıdır.

Her ülkenin bayrağı farklıdır. Tıpkı her bir bireyin diğer bireylerden kendini ayırmak için kullandığı isimler gibi; Elif, Hasan, Tomy, Meri… Keşke herkese Meri demek mümkün olabilseydi. Elbette isimler bizzat bireyin kendisi değildir, yalnızca bireyi simgeler. Fakat isimsiz yaşamak olanaklı değildir.

Evet, bayrak ve toprak uğruna insanlar ölürler. Fakat ölüm, toprak uğruna değildir. İnsan uğrunadır. İnsanın bağımsızlığı için bir başka insan ölür. Sen, ben evlerimizde rahat uyuyalım, rahat yiyip içelim, rahat okuyup yazalım diye birileri bayrağı, bağımsızlığı, toprağı bekler ve gerektiğinde uğruna ölür.

Birileri toprak olarak toprak için değil, senin, benim için ölür.

Yoksa toprak olarak toprak ne ölüyü ret eder ne de her hangi bir utanç duyar. Utanç, bedeni topraktan ibaret olan, vefa duygusu barındırmayan, kendi uğruna ölen insana dün de bugün de değer vermeyen, romantizmi nihilizmle bozuluma uğratmış insana aittir.

İnsan, toprağın, suyun, havanın, gökyüzünün bilincindedir, fakat kendi bilincinde olması ne yazık ki nadirendir…

“ Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”

(Mithat Cemal Kuntay)

(not: “Yerel”i yok sayarak “evrensel insan” olunamaz ne yazık ki. Bu, kökleri olmayan bir ağacın gökyüzünü seyretme arzusu kadar sonuçsuz bir çabadır. Yerel-evrensel ayrımını da içeren eski bir yazım, okumak için vakti olan arkadaşlarıma: http://www.ayseacar.net/hangimiz-biraz-yobaz-degil-ki/#more-114 )