By

Aydınlık Yakın Arkadaşlar

 

Filozof Hegel şöyle der:

“Hükümdarlardan, devlet adamlarından, halklardan, tarih deneyinden ders almaları istenir. Ama deney ve tarihin öğrettiği de, halkların ve hükümetlerin hiçbir zaman tarihten bir şey öğrenmedikleri ve bunlardan alınabilecek derslere göre davranmadıklarıdır. Her bir dönem, her bir halk, öyle kendine özgü koşullar içindedir, öyle bireysel bir durum gösterir ki, ancak o durumun içinde o duruma göre karar verilmesi gerekir ve ancak böyle karar verilebilir (bu kararda haklı olmayı ancak yüce karakterler bilir.) Olayların kalabalığı içinde genel bir ilke, geçmişteki benzer koşulları anımsama yetmez; çünkü böyle solgun bir anı şimdinin fırtınası içinde güçsüzdür, özgürce yaşanan zamana karşı koyamaz…”

Önemli ve uzun bir gün yaşayacağız, bu kesin.

Uzun yıllardır içinde bulunduğumuz karanlığın içinden yakın geleceğin “şafak vakti” gibi kendini gösteren Gezi’den sonra hiç bir şey eskisi gibi olmayacak, bu da kesin.

İçinde yaşadığımız ömür diliminde uzun yılların nasıl bir hareketle kemale/olgunlaşmaya doğru gittiğini durup seyredemediğimiz oluyor elbette. Doğanın döngüsel hareketine bakıp “güneşin altında yeni bir şey yok” deyip sıkıldığımız da.

Tıpkı doğa gibi tarih de tekrardan ibaret gibi geliyor bize, haklıyız. İktidarlar geliyor, her gelen iktidar kendini hiç gitmeyecekmiş gibi sonsuz var zannediyor. Her gelen “barıştan”, “özgürlükten”, “insandan” bahsedip, insanı görmeden geçip gidiyor. “İnsan” ise hiçbir yere gitmeden bu sıkıcı tarihin içinde, bu haline rağmen onun asıl sahibi olmaya devam ediyor.

ontoloji

Kant, kendi felsefesini 3 temel soru ile oluşturur; Ne bilebiliriz? Ne yapabiliriz? Ne umabiliriz?

Bu üç temel sorunun her birine aradığı cevap Felsefe literatüründe temel eserler olarak bilinen 3 başyapıt bırakıyor:

Ne bilebiliriz?   : Arı Usun Eleştirisi

Ne yapabiliriz? : Pratik Aklın Eleştirisi

Ne umabiliriz? : Yargı Yetisinin Eleştirisi

Döngüsel zamanın ya da kendini tekrar eden tarihin bize sıkıntı veren yanı, olacak olanın biliniyor olmasından kaynaklı; ağaç filizlenir, yapraklanır, çiçek açar, meyve verir ve daima yeniden başlar ve sonra bir gün ağaç da ölür. Aynı şey yinelenir durur. Döngünün yüklemi hep bellidir, ağaç bir gün ayaklanıp, köklerini topraktan çıkarıp yürüyüşe çıkayım demez. Bize sıkıntı veren biraz da bu sınırlanmış durumdur. Döngüsel olanda sürprize yer yoktur.

Yalnızca ağaç değil, insan da bedeni ile bu tekrarın ve sınırlanmanın içindedir. Doğar, büyür, yaşlanır ve ölür.  Ağacın meyvesini yemeğe, oksijeni solumaya mecbur olan insan “bugün çok sıkıldım, hava da soğuk, az güneşe doğru uçup kemiklerimi ısıtıp geleyim” diyemez. İnsan “İnsan uçan varlık değildir” önermesinin “dir” ek fiili ile yükleme eklemlenir.

Fakat ağacın, taşın, havanın, suyun kendisi gibi sınırlanmış, kendisi ile eşit olan bir varlığa,  insana hizmet etmesinin bir nedeni olmalı. Ağaç, taş, hava, su kendi bilincinde değildir; insan, ağacın, taşın, havanın, suyun ve kendi bedeninin bilincindedir. Daha da önemlisi insan “umut” taşıyan bir varlıktır.

İşte bu umuttur ki insana uçamasa dahi bir gün mutlaka uçak yaptırır. İnsan “dir” ek filine eklemlenmekten hayal kurarak özgürleşir. Hayal kurarak yükleme/zorundalığa başkaldırır. Onu değiştirip dönüştürür.

İnsan baştan sona umut varlığıdır. Ancak bu umut tarihi dönüştürür ve var eder. Umut, gerçeklik ile ideal olan (hayal edilen) arasında tıpkı şah damarı gibi durur.

Ve insan umut etmeden duramaz. Umut, insanı yaşayan varlık kılan hakiki nefestir ve umudu olmayan insan tarih dışında kalır.

Ve bir gün umudunu yitirmeyen, yaşayan insanlar toplanıp kendilerine amaç olarak karanlığın içinde ışık olmayı seçerlerse işte o zaman güneşin altında hiç bir şey eskisi gibi olmaz, olamaz.

Biz Gezi’yi henüz olgusal olarak hiç konuşmadık. Olayları konuşabiliyoruz sadece, şimdilik. Oysa Gezi 2. sürecini yaşıyor neredeyse bir yıldır. Her birimizin iç dünyasında Gezi olaylarından sonra bir park inşa olmaya başladı. Gezi olgusunun 3. sürecinde ise (-ki bu tahminin yakın bir geleceği kapsıyor) daha net göreceğiz aydınlığı.

30 Mart’ın sonunda ne olursa olsun hiç bir şey eskisi gibi olmayacak. Biz geçmişin yükleminin “dir” ekini 31 Mayıs 2013’te zaten kaldırıp attık.

En fazla bir miktar daha karanlık olabilir. Döngüsel kuraldır; gecenin karanlığı uzun süre devam eder, sonra sabaha karşı güneş doğmadan önce bir aydınlık belirir (fecr-i kabiz/ şafak) ardından kısa bir süre tekrar karanlık olur ve sonra gün ağarır. (fecr-i sadık/aydınlık).

Filibeli Ahmet Hilmi’nin Amak-ı Hayal romanında dediği gibi: “Her nokta cevval, her nokta raksan, uçar gider kemale doğru…”