By

Dinde Bir “Sine Qua Non”: LAİKLİK

Fransız tarihçi ve sosyolog Jean Baubérot Dünyada Laiklik isimli eserinde şöyle bir tespitte bulunur: “Franco-Fransız bakış açısına sahip olanlar, Laicité (Laiklik) kelimesinin uluslararası bir dil olan İngilizce başta olmak üzere belli dillere tercüme edilemez olduğunu iddia ederler”. Bu tespitinden sonra Laiklik terimini ise şöyle açıklar: “Bu terim Yunanca Laos kelimesinden ve kilise Latincesinden gelir. “Kilisenin buyruklarını almamış olan, din adamlarından bağımsız halk anlamına gelen” Laicus, İngilizcede Layman (ruhban sınıfından olmayan kimse) kelimesine karşılık gelmektedir.”[1]

20. yüzyılın son çeyreğinde ve günümüzde Batı’da ve ülkemizde tartışmalara neden olan “Laiklik” kavramı, kavramın yeniden tanımlanması gerektiğine dair talepleri de beraberinde getirmektedir. Bu tartışmalara “İdeolojiler Çağının çöküş sürecine girmesi ile başlayan dini eğilimler” temel neden olarak gösterilirken, diğer taraftan eğilimlerin ayakta kalmak için bir “son hamle” niteliğinde ideolojilerin bizzat kendileri tarafından hayata geçirildiği de bilinmektedir. Devamını Oku

By

Gezicilere Şiir

Gezicilere Şiir

Kederlisin biraz nedense…

Çiçek açmalısın oysa!

Bahçe olmalısın,

Suyu ısırmalısın! Devamını Oku

By

İrtica Geldi

28 Şubat 1997’de kimilerimiz yeni yetme genç, kimilerimiz çocuktuk. Gezi’de sokaklara dökülen milyonlarca gence Mağdur Siyaseti “28 Şubat’ta neredeydiniz peki?” diye bağırdığında “arkadaş, bu 28 Şubat’ta ne ki?” diyenlerin sayısı ise epey fazlaydı.

97’nin 28 Şubatı “irtica geliyor!” başlıklı bir askeri tepki ve “Post-Modern Darbe” olarak tanımlanıyor.

(Not: post-modern kelimesi mevzuyu tam olarak çözemediğimiz, kimlik veremediğimiz her türlü durumda, konuyu anlamış gibi yapmamızı sağlayan portatif, kullanışlı bir kelimedir.)

RP-DYP Koalisyonu kurulmasının ardından 28 Şubatı tetiklediği söylenen epey olay mevcut. Bazıları:

“Yaşasın Hizbullah” ve “Şeriat isterik” gösterileri. Susurluk’ta meydana gelen bir trafik kazasında mafya, siyasetçi, polis ilişkilerine Başbakan Erbakan’ın ‘fasa fiso’;  Adalet Bakanı Şevket Kazan’ın “aydınlık için bir dakika karanlık” toplumsal eylemi için “Mumsöndü oynuyorlar” demesi. Başbakan Necmettin Erbakan’ın Başbakanlık Konutunda tarikat liderleri ve şeyhlere iftar yemeği vermesi. Sincan belediyesinin düzenlediği Kudüs gecesinde Star muhabiri Işın Gürel saldırıya maruz kalması. Devamını Oku

By

“Medine Anayasası” nedir ki?

Dini siyasetin aracı haline getiren insanlar din tanımı olarak kendi adet ve idrak düzeylerini mutlak doğru kabul edip, bu düzeyi herkese dayatma eğilimi gösterirler. Kendi ideolojilerinin bayrağı altında olmayanlar da “dinsiz” ya da “din üzerini bilgi dağarcığı olmayan” insan tanımına girer.

Bu anlayış düzeyi, dünyanın saygın teoloji kürsülerinde pek çok Hıristiyan, Musevi, Deist akademisyenin kendi inançlarının dışında olan teolojilere dair yetkin eserler verdiğinden haberdar değildir ne yazık ki. Ya da örneğin bugüne kadar yapılmış en başarılı ve tüm dünyada en çok ses getiren Hz. Muhammed Belgeselini (The Life Of Muhammed) BBC’nin hazırladığı gerçeği bu insanların dikkatlerinden kaçmıştır.

Din “kavramsal ve nesnel düşünme nedir?” sorusuna cevap veremeyen siyasetçinin kendi idrak dünyasında bir çizgi film algısından öteye gidememektedir. İslam coğrafyalarında bu algının temel problemi “iman” tanımında yatmaktadır. İman (emin olmak), tefekkür (düşünme) ediminin öncesine konulur ve sorgulanamaz bir pozisyonda tutulur. Bu algıya göre kişi önce iman eder, hatta imana doğar ve sonra İslam’a dâhil olur. Oysa Kuran tam tersini; Hucurat Suresi-14. Ayette: “Siz iman etmediniz, ama İslam olduk deyin,” demektedir (Diyanet Meali). Devamını Oku

By

Simgelerin Dili ve Hızır Orucu

Birinci Cemre 19 Şubat’ta havaya,
İkinci Cemre 26 Şubatta suya,
Üçüncü Cemre 5 Mart’ta toprağa düşecek.

Anadolu Alevileri 3 gün oruç tuttular. Yeni tamam ettiler oruçlarını. 3 cemreyi çağırdılar. Şubat ayında tutulan bu üç günlük oruca ‘Hızır Orucu’ diyorlar. Şimdi, 19 Şubata kadar Hızır Cemi yürütüp, Hızır lokması dağıtacaklar.

Dedelerin sıkça anlattığı bir öyküdür: ‘Hasan ile Hüseyin çocuktular. Ağır bir hastalığa yakalandılar. Hz. Muhammed, Ali ve Fatıma’ya evlatlarının bu hastalıktan kurtulmaları için 3 üç oruç tutmalarını söyledi. Bu üç günlük oruç boyunca Ali ve Fatıma’nın evine her oruç bozma vakti birer yoksul geldi. Yoksullar aç olduklarını söylediler, Fatıma ve Ali ise her gün azıklarının tamamını bu üç gün gelen yoksullara verdiler, 3 gün yemek yiyemediler. Gelen yoksulların Hızır olduğuna inanılır, çünkü 3. Günün sonunda Hasan ve Hüseyin sağlıklarına kavuştular.’ Devamını Oku

By

Demokraaasi!

Demokraaasi =  +Alo Fatih! – Evet Efendimiss

10. yıl marşının sözleri Çevre ve Şehircilik Bakan Yardımcısı Muhammet Balta’nın canını sıkıyor. Öyle kızıyor, öyle içerliyor ki sözlere, kendisine uzatılan ilk mikrofona coşku ile içini döküyor:

‘Ana yurdu dört baştan ördük’ falan diyen insanlar bu memlekette bir tren rayı bile bir yerlere döşememişler. Ama 11-12 yıllık süreç içerisinde Türkiye’de yapılanlar belli.’

Balta’nın coşkusu salonda yeterli karşılık bulamayıp, dinleyicilerin konuşma salonunu terk etmeye başlaması üzerine Balta: ‘Durun arkadaşlar, gitmeyin’ diyor ama olmuyor; Balta, boş salona ‘demokraaasi’ konuşması yapmak durumunda kalıyor.

Demokraaasi iyi bi’şey. Otorite gibi değil.

‘Otorite’ kelimesini duyunca insan kelimenin bir ağırlığı olduğunu düşünüyor. Belirli bir raconu, kurallar silsilesi olan bir -izm donanımı bekliyor haliyle. Fakat öyle raconlu, ağırlıklı, cool babylik bir durum olmadığı, pratiği görülünce anlaşılıyor. Araya ikinci, üçüncü, dördüncü adamlar falan koyup ‘sağlam irade’ yazılımlı otoriter yorgunluk yaşamıyor insan. Devamını Oku

By

Mevlana – 17 Aralık Bağlantısı?

İnsan zihni geçmişle gelecek arasında gezintide olan bir avaredir.

Gezintinin gelecek bölümü daha kısa süreli ve yakın gelecekle sınırlıdır:“Yarın ne yesem, seçim sonuçları ne olur, Şule’ye/ Şakir’e aşkı nasıl itiraf etmeli, ayak-kaplar sezon indirimindeyken bi bakayım.”

Bu kısa süreli gelecek gezintisi hayatın idame ettirilmesi için gerekli olabilir tabii.

Gezintinin geçmiş bölümü hiç bitmeyecek gibi uzun ve çetrefilli. İnsan; geçmişin özlemi, yargısı, hesaplaşması, övüncü ile yapışık ikiz yakınlığında yaşar. Bu yakınlık, geçmişi tanımlama, değerlendirme, ders alma ya da saygıyla, sorumlulukla kabul etmek gibi öz-bilinçli bir temas olmaktan genellikle uzaktır.

Geçmiş, bizim için bugünkü inançlarımız, ideolojilerimiz, kabullenişlerimiz ne ise öyle okuduğumuz ve kendi kişiliğimizi üzerine bu şekilde inşa ettiğimiz sanal bir dünya. Öyle ki, ancak “şimdi”de olmakla faaliyete geçebilen “aklın” açığa çıkmasını bizde engelleyen, bu sebeple bizi de sanal varlıklara dönüştüren bir dünya. Devamını Oku

By

Amerika’ya Selam Olsun!

L.Zadeh1987 yılında, Tokyo’da bir düzenlenen bir konferansta “bulanık mantıkla” programlanan bir robot, bir çiçeği ince bir çubuğun üzerine düşmeyecek şekilde bırakmayı başarır. O esnada bir seyirci mühendise robotun dizgesinden bir devreyi çıkarmayı teklif eder.  Mühendis önce, devreyi çıkardığında çiçeğin düşeceği endişesi ile bunu kabul etmez, fakat seyircinin çiçeğin hangi yöne doğru düşeceğini görmek istediğini söylemesi üzerine devreyi çıkarır. Robot yine aynı hassaslıkla çiçeği düşürmeden çubuğun üzerine bırakınca kimse şaşkınlığını gizleyemez. Robot mevcut bilgiler yardımıyla sonuca götüren akıl işlemlerini, yani tıpkı insanlar gibi “sağduyuyu” kullanmıştır.

80’li yıllarla birlikte, özellikle teknolojide kendini gösteren bu şaşırtıcı gelişmeleri Bulanık Mantığa (Fuzzy Logic) borçluyuz. Bulanık Mantık kuramı, sibernetik ve onunla doğrudan ilgili bilimlerde akıl almaz derecede hızlı gelişmeleri tetiklemiş, sibernetik ve yapay zekâ çalışmalarını hızlandırmıştır. Devamını Oku

By

Ropdöşambır’lı hipergerçek siyaset

“Ropdöşambır, bornoz ve pijama arasında kalmak” insanı hezimete uğratan mühim bir gerilimdir. Sorun, hepsine bir arada sahip olma arzusundan ziyade hangisinin nasıl giyileceğine dair insani dengeyi sarsan müthiş çıkmazda yatar.

(“Evrensel insan” tanımını tamamen konu dışı bırakarak) Ne köylü ne kentli, ne batılı ne doğulu olamamanın verdiği belirsizlikle –ki buna anlam yitimi/anomi dememizde bir sakınca yok–, literatüre “kasaba gerilimi” olarak girebilecek bu durumun kendini gösterebildiği vakalara bir örnek olarak:

“Tarihsel olguların, sanat yapıtlarının, bilimsel buluş ve felsefi düşüncelerin birbirleriyle etkileşimlerinden oluşan ve bu etkileşimin insanın tarihe, sanata, bilime ve felsefeye bakışını değiştirmesiyle biçimlenen bir ilişkiler ağı”(1) nın sonucu olan “medeniyet” üzerine bir diyalog:

-Orman isteyen gitsin ormanda yaşasın. Yol Medeniyettir!

-O zaman sen de git çölde yaşa!

-Biz hiçbir yere gitmiyoruz. Çöl nedir biliyor musunuz sevgili kardeşlerim? Çöl sadece coğrafi bir terim değildir. Suyu, yeşili olmayan kurak toprak değildir. Çöl vicdanı olmayan bir ruhtur; çöl, terazisi şaşmış zihindir. Devamını Oku

By

Güzel günler göreceğiz arkadaşlar!

Not: Bu yazı yakın geleceğe ithaf edilmiştir.

Hegel şöyle der: “Dünya tini, her türlü biçimiyle, kendi farkındalığının tadını çıkarır; daha az ya da daha çok gelişmiş, ama hep mutlak; her millette, her yasa ve töre sistemi altında, kendisinin ve özünün tadını çıkarmıştır.”

2013 yılı, zamanın tinini görebilen “öz bilinç” sahibi özneler için hem Türkiye hem dünya tarihinde yeni bir başlangıcın ilk nefes alışıdır. Bu ilk nefes; Gezi’dir.

Bazı insanlar Gezi’yi, kendi bulundukları ideoloji, inanç vs. tanımları üzerinden etkileyici bir vaka ve etkisi giderek azalan bir anılar bütünü olarak tanımladılar/tanımlıyorlar.

Bazı insanlarda ise Gezi, “zamanın tini”nin (şimdideki öz bilinç) kendi varlıklarında, bulundukları toplumun tininin var olduğunu fark etmeleri ve kendini “tutku” olarak gösteren bu durumun onlarda bir karaktere dönüşmesine bizzat tanık olmalarıdır.

“Özne kendine döndüğünde, reel gerçeklik olur. Tin yalnızca bunun bir sonucudur.” (1)

Bir toplumun tini, o toplumun tek tek bireylerinde içkindir. Bu öz, bireyler tarafından bilince konu olmamış bir hayal, maya olarak tanımlanabilir. Sözü edilen bireyler öncesiz ve sonrasız olarak var olan saltık aklın deviniminde yer almaları ölçüsünde dünya tarihinde konumlanırlar. Bu alan varoluş alanıdır ve rastlantısal değildir. Toplumlar varoluş alanında tek tek bireylerde içkin olan hayalin o toplumun öznelerinin bilincine konu olması yoluyla gelip, tikel – rastlantısal alandan özgürleşirler. Devamını Oku