By

Aklı Olmayanın Laikliği Olmaz

 

Pozitif bilimlerle dini mukayese edebileceğini düşünen bir Cumhurbaşkanı gerçeğimiz var.

İki olgu, olay, nesne ya da özneyi karşılaştırabilmek için karşılaştırılanların bir takım ortak referans noktalarında buluşması “mantık” biliminin temel zorundalıkları arasında yer alır.

Bir işletim sistemi olarak aklı ikiye ayıralım:  “gündelik akıl”: yeme-içme-üreme üzerine düşünen akıl ve “bir amaca bağlı akıl”: her zaman her yerde herkes için geçerli olan yani evrensel ilkelere bağlı olarak bir amaca hizmet eden akıl.

Gündelik akıl, her şeyi her şeyle mukayese edebileceğini düşünen, mantıktan muaf ve “evrensel” tanımının farkında olmayan akıldır.

Kendi inandığı din, “dinde zorlama yoktur” (Bakara: 256), “Kuran âlemlere yalnızca bir öğüttür” (Sad: 87) diyor olmasına karşın “inanıyorum” dediği ayetleri hiçe sayarak “bizim anladığımız dini size zorla, sizin rızanız olmamasına karşın öğreteceğiz” diyen akıl, “her zaman, her yerde, herkes için geçerli olan” evrenselin idrakinde değildir. Bu sebeple pozitif bilimleri din ile karşılaştırma cehaletini rahatlıkla gösterir.

Oysa pozitif bilimler zorunludur.

Su, her zaman (MÖ. 2000 yılında da MS. 2014 yılında da) her yerde (Türkiye’de de Hollanda’da da) herkes için (Müslüman, Hristiyan ya da Putpereste tolerans tanımaksızın) 0 derecede donar. Kudüs ya da Mekke yer çekimi kanunundan muaf tutulmuş yerler değildir.

Pozitif bilimlerin barındırdığı zorundalığa karşın din-ler yalnızca öğütlerden ibarettir. Din, bir teklif, öneri niteliği taşır ve önerinin makul bulunup bulunmaması kişinin özgür iradesine bağlıdır. Din, adalet ilkesi üzerine inşa edilmiş vicdan zemini ile kendini var edebilen “akıl”a teklif edilmiştir…

Dinin “iyilik-doğruluk-güzellik” ilkeleri üzerine var olduğu, olması gerektiği gerçeğini ya da savını bir tarafa bırakalım. Tarihsel belgeler bize şunu göstermektedir: Din, vicdansız ve akılsız birey ve toplumların elinde siyasetin en büyük oyuncağı ve katliamların en büyük nedeni olmuştur. Putperest olarak tanımlanan toplumların büyük bölümünde “güzel ahlak” yaşayan bir olguyken Semitik Dine mensup toplumlarda genellikle kalıcı yer edinememiştir.

guernica3

(Pablo Picasso – Guernica)

İnsanlığın bu tarihsel tecrübesi Laiklik ve Sekülerliği koruyucu unsur niteliğinde kurumsal olarak gündeme getirmiş fakat bu kavramların içselleştirilmesi insan aklının idrak kapasitesiyle sınırlanmıştır.

Ben-O, Ben-Toplum, Özne-Nesne ayrımı gelişmemiş birey ve toplumlar -tıpkı beyin korteksi henüz tamamlanmamış bebeklerde olduğu gibi- bu zorunlu ayrımın farkında değildirler.

İkili birlik olarak tanımlayabileceğimiz “Özne-Nesne” ayrımının birliği yetişkin akıl düzeyinde olan kişi ve toplumlarda Laikliğin kavramsal düzeyde anlaşılmasını sağlar. Demokrasi ve özgürlüklerin var olmasının temel zemini olan Laiklik ancak bu akıl düzeyinde içselleştirilebilir.

Yönetenlerin ve yasa koyucuların bu düzeyde bir akla, idrake sahip olmaması o toplumların bireylerinin hiç tereddütsüz “tarih dışı” kalmalarına neden olan en güçlü unsurlardandır.

Bugün toplumumuzun karşı karşıya olduğu yegâne karanlık bundan ibarettir.

Ve bu toplumun vebali kendilerini korku imparatorluğu sebebiyle köşelerine çeken hakiki aydınların boyunda asılıdır ve asılacaktır!

Gelecek, “kimya zorunlu ise din de zorunlu olur” diyen şuur düzeyinden değil bu şuur düzeyini sessizce seyreden aydınlardan hesap soracaktır!

BİZ YURTTAŞLARA EK BİLGİ:

Birbirlerinden farklı anlamlar barındıran Laiklik ve Sekülerlik kavramlarımın tanımını yazıyı uzatmamak adına “bireysel alan ve kamusal alan ayrımı” olarak birleştirelim. (Ben-O/Ben-Toplum/Nesne-Özne ayrımı)

“Kamusal alan nedir?” sorusu akademik dünyanın başlıca tartışma konuları arasında yer almakta. Akademik tartışmanın nedeni, STK (Sivil Toplum Kuruluşları) ların toplum yaşamında Devlet’in görevlerinin bir kısmını devralmış olması ve dolayısıyla “kamusal alan” tanımının revize edilmesi ihtiyacından kaynaklanmaktadır.

Bu belirsizlik uzun zamandır “tarlada bizim at koşsun keyfiyeti”ni elden bırakmayan mantıktan muaf siyasi iradenin (iktidar ve muhalefet) şuursuz oyun alanına dönüşmüş durumda.

Tartışmalara aktif olarak felsefeciler dâhil olmadığı sürece (ki felsefecilerden ziyade filozofların dâhil olmasını daha önemli buluyorum) yalnızca hukukçuların içinden çıkabileceği bir durumla karşı karşıya değiliz. Bilginize…